15 Eylül 2008 Pazartesi

Hayata cizik atmak mi? yoksa hayatin bize attigi cizikler mi?

Hayatin cizgileri........
Yaşam çok değerli evet...O kadar değerli ki ,öyle sanıldığı gibi rahime düştükten 2,5- 3 ay sonra başlamıyor.Yaşam, anne bebek sahibi olmayı istediği anda başlıyor… beden olarak bakmayın hayata... Hayat bir dalga boyu sadece ve bu yüzyılda bizim bile anlayamadığımızı ilkel toplumlardaki anne-babaların içgüdüsel yapmaları beni çok etkiliyor. Anne ve baba olmak isteyen çiftler, beraber veya ayrı ayrı doğaya çıkıyorlar önce...
Hayatın ezeli ve ebedi oluşunu simgeleyen bir asırlık ağaçtan veya bir mağaranın taş duvarlarından temasla hayatın ruhundan bir parçanın kendi çocuklarında bedenlemesini istiyorlar, diliyorlar, uzun uzun dinliyorlar doğayı, uzun uzun ve sonunda ilham olarak gelen şarkıyı duyuyorlar, hayatın ruhundan bebeklerinde bedenlenecek parçanın sembolü olarak.. ilham olarak gelen şarkıyı önce hangisi duyarsa gelip eşine de öğretiyor. Hamile kalınca sürekli bu şarkıyı söylüyorlar..Tüm kabile bu şarkıyı o çocuğun şarkısı olarak öğreniyor. Doğumdan sonra , çocuk büyüdükçe, her sıkıntılı anında ona bu şarkıyı söylüyorlar. Yeni yeni yürürken düştüğünde onu kaldıran bir kabile üyesi bu şarkıyla yardım ediyor. Ve ölene dek bu şarkı onun oluyor. Ne kadar anlamlı değil mi? Günümüzde hamilelerle yaptığımız çalışmalarda rahim eğitiminin bir parçası olarak anne adaylarına müziğin önemini bilimsel araştırmalar neticesinde alınan bilgiler ışığında veriyoruz ama bunu uygarlık uygarlık olmadan ilkel toplumların yapması, hem de bu kadar güzel yapması tüylerimi diken diken yapıyor, hayranlık dolu bir heyecan ile... betona iz bırak mı... Biz hayata iz bırakmak isterken, belki de bu izler başkalarının bıraktığı izlere az çok benzerlik gösterirken veya benzemezken, hayat bize daha ilk andan bizi simgeleyen izleri bırakıyor. Asırlar da geçse silinmeyen izleri... DNA. Ve daha enteresan olanı, anne karnında daha ""8 haftalıkken "" parmak izimiz oluşuyor...parmak izi, milyarlarca insanda da farklı olan parmak ve el çizgileri… parmak ucu gibi küçük bir yüzeyde nasıl oluyor da bunca farklı parmak izi oluyor...yaşam nasıl anlamlı izler bırakıyor daha hayatta nefes bile almaya başlamadan bizlere..yani birey oluyoruz daha 8 haftalıkken...kimlik kazanıyoruz.. Oysa bu kimlik kürtajla 12 haftalık olana dek yasal olarak öldürülebiliyor.. kargaşaya bakın.. hayatta iz bırakma konusu başlamadan, hayatın bizde daha doğmadan önce çizdiği çizgileri siliveriyoruz. Sonra da hayata silinmeyecek çizgiler bırakalım istiyoruz.
Doğumun ardından hayat bizde sürekli çizgiler bırakmaya devam ediyor. duygular, anılar, tüm yaşanmışlıklar, mimiklerimize, yüz çizgilerimize otururken hayata iz bırakmayan isteyen bizler , keyfi estetik ameliyatlarla o izleri de siliyoruz..Bir çiz-sil savaşı sanki...yaşanmışlıkların değerini, ruhunu ,yaşanmışı yaşanmış kabul etme olgunluğunu gösteremediğimiz için mutsuz da oluyoruz. Oysa, geçmişte yaşananlar ve gelecekte yaşanacakların her biri, bizim için iyi veya kötü olsa da içinde bir bütünü olduğumuz hayatta bambaşka yerlerde bambaşka sonuçları yaratıyor.Bunu göremiyoruz. Her işte vardır bir hayır derler ya ,öyle…Bilim adamlarının kelebek etkisi dediği ve varlığını kanıtladığı gerçekliği duymuşsunuzdur. Kore 'de kanat çırpan bir kelebeğin kanatlarının yarattığı hava akımı Alaska' da kasırgaya sebep olabiliyor. Daha basit örneğiyle aynen çok uzaklardan gelen bir çığlığın km.lerce ötede çığ yaratması gibi...Kelebek kanadı- kasırga ilgisi varsa, zaten hayatta olmamız ve yaptıklarımız , bilgimiz ve istediğimiz dışında bir yerlerde bazı resimlerin çizilmesini sağlıyor. Ama her resmin altında ressamın imzası HAYAT oluyor. Parmak ucumuzdaki , avucumuzdaki, yüzümüzdeki , DNA mızdaki tüm çizgilerin ressamı gibi;HAYAT.. .Biz ise imzayı atan olmak istiyoruz bir şeylere değil mi, kalıcı olsun ve insanlar bilsin ki bunu biz yaptık.. Başarılı olduğumuz nice imzada da unutmayalım ki hayatın getirdiği pek çok kelebek kanadının rüzgarıyla olan değişimlerle o resmi çiziyor,o imzayı atıyoruz. Önemli olan bence keşkelerle yaşamak değil veya bir yerlere bir şeyler çizmek değil ve ağaç kabuklarına , banklara, yeni dökülen betonlara şekillerle iz bırakmaya çalışmak da değil, eserler vücuda getirmek de değil, “iyilik” adı altında da olsa gizli bir “kibir” ile bazı güzellikleri yapmak da değil...Önemli olan bence ne yaparsak yapalım, sadece varolmakla dahi hayatın içinde bir yerlerde bir şeylere sebep olduğumuzu bilmek ve bunun hayırlara vesile olması için dileklerde bulunmak, bunun için çalışmak ve umut etmektir.Yaşanmışlıklara sahip olabilmek o kadar büyük bir zenginlikken neden hep “keşke şu yaşta olsaydımlar”... neden hep yaşanmışlıkları değiştirme pişmanlıkları? Neden yaşadığın zamandan öte ileri zamanlara heves-özlem..?Yaşayın anınızı hissederek, nefesinizi içinize çekerek... Bilin ki yaşamda mutlaka iz bırakıyoruz. Bilerek veya bilmeyerek… Yaptıklarımız başka bir an veya yerde bir oluşun sebebi olarak iz bırakıyor.Ama yaşamın bizde bıraktığı izler şüphesiz daha derin ve kalıcı. Ben diyorum ki;Biz yaşamın bizde yarattığı izlerin değerini bilirsek, yaşam da bize , silinmeyecek izleri onda bırakmamızı sağlayacak imkanları, kelebek kanatlarının rüzgarlarıyla bile olsa bir yerlerden getirip önümüze koyacaktır..

Aptal yada salaklar icin Amerika.....

Amerika....
Ülkelerin ruhsal durumunu ya da içinden geçtikleri dönemin özelliklerini anlayabilmek için kitapçı dükkânlarının yeni çıkmış kitaplar raflarına göz atmak yeter. Bu Amerika için özellikle doğrudur. Çünkü Amerikan kitap piyasası entelektüel ya da ruhsal arz-talep dalgalanmalarına özellikle hassastır. Amerikalı, hayata bireysel olarak yaklaşır, yapabildiği ve yapamadığı şeylerden dolayı başkalarını değil, kendisini sorumlu tutar. Zenginse kendi başarısı, yoksulsa kendi kabahati olduğunu düşünür. Bu yüzden Amerikan kitapçılarının rafları ta Dale Carnegie döneminden beri 'self-help' dedikleri 'kendi kendini geliştirme' kitaplarıyla doludur. Zaman içinde, konular değişir, o kadar. Son yıllarda bu alanda yüzlerce kitaplık kocaman diziler bile oluştu: 'Aptal'lar için yazılmış olanları, 'salak'lar için yazılmış olanları. Bir tarafta 'Salaklar için dijital fotoğraf makinesi nasıl kullanılır' ve hemen karşısında 'Aptallar için dijital fotoğraf makinesi nasıl kullanılır.' Ya da 'Aptallar için: Evde şarap nasıl yapılır?' hemen karşısında 'Salaklar için evde şarap nasıl yapılır?' Uydurmuyorum: Dizilerden biri salaklara (dummies), ötekisi ise aptallara (idiots) hitap ediyor. Yüzlerce kitap çıkmış, peynir ekmek gibi satıyor. Biz olsak, bize aptal ya da salak diye hitap eden bir kitabı asla almayız. Her şeyi biliyoruzdur ya! Bilmesek de kimseye çaktırmak istemiyoruzdur ya! Halkımızın belirli bir çoğunluğunun aptal olduğunu söyleyen Aziz Nesin'in başına gelenleri hatırlayın! 301. maddeden vazgeçmeyen zihniyetin arkasında işte böyle bir kendine güvensizlik var bence. Aptal olmaktan kurtulmak için yapman gerekenleri yapmıyorsan, her şeyi başkalarından bekliyorsan, aptal olduğunun söylenmesini yasaklarsın olur biter. Ha, o zaman akıllı olursun musun, o da ayrı mesele! Her neyse, konumuza dönelim: Amerikalı kendi hayatından ve zekâsından kendisi sorumlu olduğuna inandığından (ya da öyle sandığından) 'Yahu ne aptalım, bir dijital fotoğraf makinesini bile kullanamıyorum' demekten kaçınmaz. Gidip kitapçıya böyle bir kitap var mı diye sorduğunda da: 'Aptallar için olanını mı, yoksa salaklar için olanını mı istiyorsunuz?' yanıtını alınca cıngar çıkarmaz. Çünkü sıradan Amerikalı kendisini geliştirebileceğine inandığı için 'Aptallık geçicidir.' Temel fıkrasında olduğu gibi, ya 'güzellik' diye soracak olursanız... Amerikalılar şimdi onun geçici olduğu olgusuna karşı isyan halindeler. Özellikle, güzelliğin şişmanlıkla bağlantılı yanlarına kafa yoruyorlar. Yeni çıkmış kitap raflarına baktığımda bunu anlıyorum. Gerçi bu yeni bir şey değil ama ağırlaşarak devam ediyor. İki tür kitap göze çarpıyor: 'Neler yemeli?' konulu kitaplar... 'Yeneni nasıl vermeli?' konulu kitaplar... Aptallar ve salaklar için... Pek işe yaramışa benzemiyor. Şişmanlık, Amerika'nın en ciddi toplumsal sorunlarından biri... Yoksulların şişman, zenginlerin ise zayıf olduğu bir ülke burası.
Kaynak:Haluk Sahin

Küresel ısınma şu 10 yılda telafi edilebilir......

En ferah araştırma: 10 yıl serin kalması beklenen okyanuslar gezegen sıcaklığında artış olmamasını sağlayabilir
PARİS - Küresel ısınma, en az 10 yıl serin kalması beklenen okyanuslar tarafından telafi edilebilir. Araştırmayı yapan Almanya'nın Hamburg kentindeki Max Planck Enstitüsü'yle Kiel kentindeki Leibniz Deniz Bilimleri Enstitüsü'nden araştırmacılar açıkladı: Kuzey Atlantik serinledi, Pasifik Okyanusu tropikal sıcaklığını koruyor, deniz akıntılarının dolaşımı zayıfladı ve kuzey yarımküreye daha az sıcaklık getiriyor. Araştırmacılar, 10 yıl boyunca sürmesi beklenen bu sürecin, gelecek 10 yılda gezegen sıcaklığında artış olmayacağını düşündürdüğünü kaydediyor. Bu sürecin, geçici olarak Avrupa, Amerika, Kuzey Afrika'da kasırgaların büyümesine, aşırı sıcaklıklara ve kötü hava koşullarına karşı koyacağı da düşünülüyor. Bu arada Baykal Gölü de 60 yılın en yüksek sıcaklığına ulaştı. Dünyanın en büyük gölünün sıcaklığının 1.21 derece artması nedeniyle çoğunluğu sadece göle has olan yaklaşık 2 bin 500 canlı türünün tehlikede olduğunu gösteren çalışma bu ay 'Global Change Biology' dergisinde yayımlanacak. Dünya tatlı su kaynaklarının yüzde 20'sini oluşturan buz gölü Baykal, aynı zamanda dünyanın tek tatlı su fok balığı yuvası. (aa, Reuters)
Kaynak:Radikal-2008

14 Eylül 2008 Pazar

Bir kadina yapilacak en büyük kötülük

Kadınlığa verilmiş en büyük hediyedir anne olmak.. Her kadın er ya da geç anne olmayı hayal eder aslında.. Peki ya sonra?

Kadınlığa verilmiş en büyük hediyedir anne olmak..Her kadın er ya da geç anne olmayı hayal eder aslında..Sadece bu yolda biraz zorlanacağı için çekinebilir..Tüm ayrıntılar gözden geçirilir..Aşkın bir meyvesidir o..Kadın hamile kaldığında kocasına daha çok bağlanır..Bir bütünün iki parçası olurlar..Sevdiği adamdan hamile kalan kadın, mutludur..Eğer bilmiyorsa, kocasına mutlu haberi vermek için saatler süren hazırlıklar yapabilir..
Özel elbiseler..Özel yemekler..Çünkü artık yeni bir sayfa açılacaktır hayatlarında..Bir misafir vardır..Gelişi uzun ve heyecanlı olan..Erkek duyduğunda havalara uçar..Baba olacaktır..Maddi kaygılar zihnini zorlasa da keyfini çıkarmak ister haberin..Baba olacaktır..Gerçek bir babayla biyolojik baba arasındaysa dağlar kadar fark vardır..
Araştırmalar evli kadınların en çok hamilelik döneminde aldatıldığını gösteriyor..Bir kadın için en büyük travmadır bu..Çünkü kadın hamileyken kendini güçsüz hisseder..Erkeğini tatmin edemediğini düşünür..
Sinirlenir..Üzülür..Aslında siniri kocasına değil, durumunu bilen diğer kadınadır..Hamile kadın erkeğini etkileyecek bütün heyecanları vücudundan çekilip alınan kadın olur..Erkek aslında kadına bir mesaj verir..Benden iyi bir baba olmaz mesajı..Çünkü iyi bir baba demek, çocuklarına sürekli hediyeler alıp onlara sevecen davranan demek değildir..İyi bir baba demek, sabreden demektir..Bekleyendir..Gerekirse 9 ay, hatta 1 yıl cinsellikten uzak durandır..Zordur ama çocuk sahibi olmanın kolay olduğu söylemez kimse..
Aile bu zorluğu paylaşandır..Kadın yeni bir döneme girer..Erkekse bu dönemde ona kol kanat gerendir..Hamile bir kadın, çocuklaşır..Anlayış gösterendir..Sırf kocasına inat olsun diye olmadık şeyler aşerebilir..Bulamasa bile arayandır..Duygusallaşır..Hatta olmadık zamanlarda çocuğu aldırmak istediğini bile söyler..Sakinleştirendir..Sakin olandır..Aslında kadının huzursuzluğu kendine güvensizliktendir..Çünkü hamile kadın, kocasının kendisini eskisi kadar beğenmediğini düşünür.
Zayıf durumdadır..Dişiliğini kullanamaz..Erkeğini kaybettiğini düşünür..Erkek onu istediğini belli etse de, istese de" bu halimle beni nasıl beğenir?" diye düşünür.Kendisinden uzaklaştığını düşünür..Erkek davranışları da bunun üzerine katmer olur..Bu zor dönemde kadının en büyük destekçisi, erkeğidir..Destek olandır iyi bir baba..Kadın bu dönemde duygu durum bozuklukları yaşayabilir..Asabi olur..Erkeğe olmadık laflar sıralar..Bir öpücükle sinirini yatıştırandır iyi bir baba..Kadının asabiyeti kendinedir..Çevresinde erkeğini elinden almak isteyen rakibeler vardır ve onlara karşı kocasını savunacak duruma değildir..Ne erkeğine ne de kendisine güvenir..Erkeğin karakterini yansıttığı en önemli dönemdir bu..Sözde mi yoksa özde mi olduğunu gösterir...Kadın hamileyken aldatıldığında, tedavisi mümkün olmayan bir yara alır..Bu yara çocuğa da yansır..Bir kadına yapabilecek en büyük kötülük, hamileyken aldatmaktır..Baba olmaksa sadece lafta kalmıştır.
Sizce kadina yapilacak en büyük kötülük nedir ?

Kestane

Soğuk kış günlerinin en büyük yarenlerinden kestane; et yemeklerinden tatlıya, çorbaya kadar geniş kullanım alanına sahip bir lezzet...Sicacik bir dost

Hüzünlü sonbaharın, ayazlı kış günlerinin sıcacık dostudur o... Soğuktan korunmak için bizler kabuklar örerken kendimize; o, içimizi ısıtmak uğruna çıkarıverir kabuğunu... Evet, kestaneden bahsediyoruz. Mis kokusuyla bizi yıllar öncesine götüren, anılarımızı alevlendiren kestaneden... Çok değil, bundan 20-30 yıl öncesine gidelim. Çoğu evde ne kalorifer vardı, ne doğalgaz. Hemen her evde bir soba... İçi kömür ya da odunla dolu olan sobalarımızın üstü ise hiçbir zaman boş kalmazdı. Kimi zaman bir çaydanlık, kimi zaman da bir tencere... Ve tabii ki kestane. Sobanın etrafında toplananların sohbeti, kestanenin kabuğundan çıkan çıt çıt sesiyle bölünürdü pek çok zaman... Her ne kadar günümüzde çoğu evde soba kalmamış da olsa, kestane vazgeçilmez kış tatlarımızdan biri olmaya devam ediyor. Neyse ki, sokaklarda, altında küçük bir mangalın yandığı sac tezgâhların üstünde kestane pişiren kestaneciler var hâlâ...

PROTEİN DEPOSU
Ekim ve kasım aylarında hasadı yapılan kestanenin bilimsel adı, ‘Castanea’. Kuzey Yarımküre’nin ılıman bölgelerinde yetişen kestane ağacı, kayıngiller ailesine mensup. Kaynaklar, MÖ 3. yüzyılda Perslerin çocuklarını şişmanlatmak amacıyla kestane ile beslediklerini belirtiyor. Kestane, gerçekten de gelişme çağındaki çocuklar için çok ideal bir besin. Çünkü sıkı bir nişasta, protein, sakkaroz ve tanen deposu. Ayrıca, kabuklarının kaynatılmasıyla elde edilen çayın, ateş düşürücü ve sakinleştirici bir etkisi de bulunuyor. Özellikle Rönesans öncesi Avrupa’da halkın en önemli gıda ihtiyacı olarak tüketilen kestanenin çok çeşitli kullanım alanları vardı. Közlenmiş, fırınlanmış şekilde yendiği gibi, yahnilerde sebzelerle beraber pişirilir; öğütülerek un olarak kullanılır, ekmeği, kurabiyesi ve kekleri yapılır; kimi zaman dondurma, kimi zaman şeker ya da pasta olurdu. Sadece sofralarda değil, tıp alanında da kullanılan kestane, ne yazık ki 18. yüzyılda önemini yitirmeye başladı.Kestaneye olan rağbetin azalmasının nedenlerinden biri, ağacının ekiminden ancak 15 yıl sonra ürün vermesi; en verimli çağına ise 50 yılın ardından ulaşabilmesi. Ayrıca kestanenin toplanması ve ayıklanması da büyük işçilik gerektiriyor. Beslenme kaynaklarının yeterli olmadığı dönemlerde bu zorlukların üstesinden gelinebiliyordu. Lakin 1700’lü yıllarda yaşanan aşırı soğuk ve ortaya çıkan bir hastalık, kestane ağaçlarının büyük zarar görmesine neden oldu. Gelişen Avrupa’da çeşitlenen beslenme kaynakları ve farklılaşan ekonomik yapı da, ürün vermesi uzun yıllar süren kestane ağacını tekrar dikmek yerine, dut ağacı ekiminin tercih edilmesine yol açtı. Buğdayın serbest ticaretinin yapılabilmesi ve hemen hemen kestane ile aynı beslenme değerlerine sahip patatesin Avrupa’ya getirilmesi gibi nedenler de kestanenin hükümdarlığına son verdi.


AŞUREDEN HİNDİ DOLMASINA
Dünyada 16 türü bulunan kestanenin Türkiye’de yetişen tek çeşidi, Anadolu kestanesi (Castanea sativa). Kuzey Anadolu kıyılarından Marmara bölgesinin içlerine ve Ege’ye kadar geniş bir alanda yetişiyor. 500 yıl gibi upuzun bir ömrü olan kestane, 30 metreyi bulan dev yapılarıyla, Anadolu ormanlarının en görkemli ağaçları arasında bulunuyor. Geleneksel Türk mutfağında asırlar önce yahnisi pişirilen kestane, aşurelerde de yer alırmış. Yarım yüzyıldan beridir yılbaşlarında yapılan ve gelenek haline gelen hindi dolmasının kurmay malzemesidir kestane.



Eskiçağdan beri, ünü dört bir yana yayılan Bursa kestanesinin, Grekler tarafından Yunanistan’a, oradan da İtalya ve Akdeniz ülkelerine yayıldığı bilinen bir gerçek. Bursa kestanesiyle yapılan kestane şekerinin ünü ise, günümüzde dünyanın dört bir yanına ulaşmış durumda. Kek, pasta ve kurabiye gibi ürünleri de lezzetlendiren kestanenin balı ise, tabiat ananın bizlere sunduğu en büyük nimetlerden biri...

Meyveli Tatlilar

Meyveler biçimleri ve renkleri değişik olsa da görünümleri, kokuları ve lezzetleri ile doğanın bizlere sunduğu en görkemli hediyelerden.
Doğanın en güzel armağanlarından biridir meyve, yeryüzünde görüldüğü andan itibaren zevkle tüketilen bir yiyecek olmuştur. Göze, ruha ve damağa aynı anda hitap edebilen meyveler, taşıdıkları yüksek besin değeri ve genel olarak pişirilmeye ihtiyaç duyulmadan yenebilmeleriyle de en değerli besin kaynaklarımızdan biri olmayı hep başarmıştır.



MEYVE BAHÇESİ ANADOLU
Sanayi toplumu öncesinde meyveye şimdikinden çok daha fazla değer veriliyordu. Çünkü beslenme kaynakları bu kadar geniş değildi ve var olanların başlıcalarını meyve ve sebzeler oluşturuyordu. Tarihin en güçlü iki imparatorluğu olan Roma ve Osmanlı, sınırlarını yeni topraklara doğru durmadan genişletirlerken, yetiştirdikleri bütün sebze ve meyveleri de bu topraklara götürdüler. Gittikleri yerdeki onlar için yeni olan meyveleri alıp, tarım ürünü çeşitliğinin zenginleşmesine katkıda bulundular. Asya, Avrupa, Afrika kıtalarına yayılmış olan Osmanlılar, farklı iklimlerde yetişen meyveleri bilimsel olarak incelediler ve bunları Anadolu'da da yetiştirmeyi başardılar. Böylece tarih boyunca birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış bir kültür zengini olan Anadolu, meyvecilik ve meyve kültüründe de doruğa ulaştı. Beslenme, insanların sahip olduğu içgüdülerden belki de en güçlü olanı. Doğada bulunan birçok ürün de bu içgüdünün düzenli olarak çalışmasını sağlıyor. Bu ürünlerin önemli kısmını da meyveler oluşturuyor. Olgunlaştıklarında pişirmeye gerek kalmadan tüketilebildikleri için, henüz ateşi bulmamış olan insanların da hayatta kalabilmelerini sağlamış olan meyveler, günümüz mutfaklarının da en vazgeçilmezleri arasında yer alıyor. Günümüzdeki yemek ustaları, mutfak sanatçıları bir insanın aynı anda hem gözüne hem gönlüne ve hem de damağına hitap edebilecek bir lezzet yaratabilmek için uzun çabalar harcıyorlar. Oysa doğada kendiliğinden yetişmiş herhangi bir meyve, herşeyi ile hazır ve inanılmaz bir lezzet ve enerji kaynağı olarak boy gösteriyor. Dünyanın en usta aşçısının bile böyle bir lezzete ulaşması sözkonusu olamıyor.


HER HALİ GÜZEL
Meyvelerin kısa ömürlü olmaları, çabuk bozulmaları, insanların onları saklamak için yeni yöntemler bulmalarına yol açtı. Henüz soğutma sistemi bilinmezken, insanlar meyveyi saklayabilmek için zekâlarını kullandılar. Kurutarak onları tatlıda, yemekte kullandılar ya da lezzetli çerezler olarak tükettiler. Kaynattılar, reçel ve marmelat yaptılar. Meyve ekşileri, meyve suları icat ettiler.Adeta bir meyve uzmanı olan Anadolu insanı pestil ve pekmezi buldu. Şekerden önce insanlar doğal tatlandırıcı olarak balın dışında pekmezi kullanıyorlardı. Pestil de unutulmaz buluşlardan biri oldu. Başta üzüm olmak üzere birçok meyveden yapılabilen pestil, doğrudan tatlı olarak kullanılabildiği gibi eskiden suyla karıştırılarak pestil şerbeti de yapılıyordu. Osmanlı toplumunda yaygın olan bu şerbete ben en son Mısır'da rastladım ve bana bunun bir Osmanlı mirası olduğu söylendi.Meyveler hâlâ gözümüzü ve sofralarımızı şenlendirmeye devam ediyor. Yine de doğanın bize sunduğu bu en güzel hediyeden yeterince yararlanabiliyor muyuz diye zaman zaman kuşku duyuyorum. Bilim adamları ile beslenme uzmanları, sağlıklı bir yaşam için meyvenin sofraların baş köşesine oturtulması gerektiğini söylüyorlar ve kuşkusuz haklılar.

Unutmak ve Unutulmak

Unutanın Yazgısıdır Unutulmak!
'Nefret' ve 'münaferet' karşılığında kullandığımız “itiş kakış”ın, özü gereği bir çokluk içerdiği açık. Çünkü her işteşlik (müşareket) hâli 'ortaklık' ve dolayısıyla 'çokluk' gerektirir; yani en az 'iki' tarafa ihtiyaç duyar. “İtiş kakış”ı topluma ilişkin görmek, her defasında toplumsal bir durum olarak tanımlamak neredeyse âdet olmuştur. Bu yüzdendir ki bir otobüse binmek için çırpınan kalabalığın birbirini itip kakmasında olduğu gibi tasavvur ederiz hep itiş kakışı. Uyumsuzluk... uygunsuzluk... sevgiden, hoşgörüden yoksunluk... kabalık... tamıtamına bir hoyratlık... Hepsi de nefret ve münaferetin (hatta teneffür ve tenafürün) kaçınılmaz neticeleri.
Düşmanlık, çünkü sevgisizlik. 'Nefret' denilince, iğrenme ve tiksinmenin akla gelişi, sözcükte saklı 'kaçınma' ve 'ürkme' mânâlarıyla alâkalı. Bir şeyden istikrah etme, o şeyi kerih bulma (iğrenip tiksinme), kişinin sadece o şeyden uzaklaştığını değil, uzaklaşmasının sebebini de gösterir: hoşlanmadığını... İğrenip tiksinen, iğrenip tiksindiğinden ürküp kaçar. Uzaklaşan ve dolayısıyla edilgen durumda olan tiksinenin kendisidir. Oysa 'itmek' (nefret), uzaklaşmaktan çok uzaklaştırmak; kaçmaktan çok kaçırmak gibi anlaşılır. İten uzaklaşan değil, uzaklaştırandır. “İtiş kakış” ise, ne ilginçtir ki, edilgen anlamıyla 'uzaklaşma'yı, uzaklaşma isteğini dışarıda bırakırken, hem uzaklaştırma'yı, hem de uzaklaştırılma'yı içerir. İtiş kakışta hem itilen, hem itendir kişi. Çekilen değil. Bu nedenle nefret, cahil takımına bir güç gibi gelir; itenin, kakanın, uzaklaştıranın güçlü olduğu sanılır.
Oysa gerçek hiç de böyle değildir. İten itilir, kakan kakılır, uzaklaştırmak isteyen uzaklaştırılır. Unutanın yazgısıdır unutulmak. Terkedeninse terkedilmek. Nefret, öfke gücünün (kuvve-i gazabiye'nin) eseri. Bir ifrat hâli. İtidalden ayrılış. Fazilet değil bu yüzden, rezilet. İyi değil kötü. Bir tür zayıflık. Bir tür ölçüsüzlük. Çünkü sevgisizlik. Sevgiden yoksunluk. Biz bu nefreti, bu itiş kakışı, bu yoksunluğu “toplumsal ilişkiler” bağlamında ele almayı hatalı değil, gereksiz görüyoruz. Gereksiz, çünkü bu ele alış teşebbüsleri, her defasında insanı, insan nefsini, insanın kendisinde olup biteni ıskalıyor; insanın kendisini tanımasının önüne sed çekiyor; kaybedileni kaybedende aramayı ihmal ediyor; insanın başkalarından önce kendisiyle itişip kakıştığını görmemize mâni oluyor. İnsanı tanımalı, insanımızı hayvanımıza ezdirmemeliyiz. İten de, itilen de insandır en nihayet; başkalarını itmeden, başkalarınca itilmeden evvel tüm hoyratlığıyla kendisini iten, kendisince itilen... İtiş kakışı niçin kuyruk sıralarında arayalım ki? Niçin başkası'nı insanın dışında bulmayı deneyelim ki? Kendisini bulmaktan değil, aramaktan bile nefret eden yine insan'ın kendisi.
Evet, kendisine başkalaşan, yabancılaşan, kendisiyle itişip kakışan, itişe kakışa kendisiyle arasındaki mesafeyi açarak yaşamı yaşanmaz hâle getiren de yine o! Muhabbet (sevgi), gerçekte, birleşmek demek; insanın kendi kendisiyle birleşmesi, ikiliği ortadan kaldırıp zatındaki birliği bulması demek. Öfke nefrete, nefretse kin ve intikama dönüşünce, kişinin zatına hoşça bakması, kendi başını yine kendinin okşaması nasıl mümkün olabilir? İki ben'le nasıl yaşar insan? İçi başka, dışı başkayken, kişi, bu iki benin itişip kakışmasına nasıl mâni olabilir? Kendi hayvanının yine kendi insanı üzerinde tepinip durmasını nasıl engelleyebilir? Mâni olamıyor ve/veya engelleyemiyorsa, bu “başkaların” sayıca artmasından nasıl kaçınabilir? Kaçınamaz! Bu nedenledir ki toplumsal şiddet, hergün görüp durduğumuz ürkütücü itişip kakışmalar, son tahlilde, yine insana dönmemizi gerektiriyor. İnsan, yeniden insan'a dönmek zorunda. Bakışını dışına değil, içine çevirmek; insanlığını kendi özünden türetmek, birliği dışarıda değil, kendinde bulmak, kendini sevmek zorunda. Çünkü insan, ne yapıp edip bir an evvel İnsan olmak zorunda. Alemde herşey zıddıyla kaim. Zorunluluk da buradan türüyor; zira bu âlemde zıddı olmayan, bir tek insan!
Kaynak:DUCANE CUNDIOGLU